"Sağlık Bilgileri" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

Son zamanlarda kafamızı ne yöne çevirsek hapşıran bir insan görüntüsü ya da öksürük sesleri ile karşılaşıyoruz. Havaların soğuması ve kapalı ortamlarda geçirilen sürenin artması ile çevremizdeki pek çok insan soğuk algınlığından şikâyetçi. Peki, hastalığa yakalanmamanın ve hastalanıldığı takdirde iyileşmenin yolları neler?

Soğuk algınlığı çeşitli virüslere bağlı olarak ortaya çıkan ve kendini boğazda rahatsızlık hissi, öksürük ve burun akıntısı ile gösteren virüslere bağlı bir enfeksiyon hastalığıdır. İki yüzden fazla farklı virüs soğuk algınlığına neden olabilmektedir. Bunlardan rinovirüsler hastalığın 1/3′inden sorumludur ve 110 farklı rinovirüs tipi vardır.

Çocuklar Daha Çabuk Etkileniyor

Erişkinler bir yıl içersinde 2-4 kez hastalığa yakalanırken; çocuklar yılda 6-8 kez gibi daha yüksek oranlarda hastalığa yakalanabilirler. Hastalık daha çok Eylül ve Mayıs ayları arasında ortaya çıkar.

Soğuk algınlığı oldukça bulaşıcı bir hastalıktır. Sıklıkla virüs içeren hava damlacıkları ve virüsün bulunduğu eşyalarla temas ile bulaşır. Çocuklar hastalığı erişkinlere göre daha ağır geçirirler ve ateş daha sıktır. Sigara içenlerde hastalık belirtileri daha ağır seyreder.

Öksürük Şikâyetleri Devam Ediyorsa Dikkat!

Soğuk algınlığı birkaç gün içersinde iyileşen bir hastalıktır. Bununla beraber virüs vücudun diğer kısımlarına yayılarak sinüzit, kulak iltihaplanması ve bronşite neden olabilmektedir. Uzamış öksürük durumlarında sinüzit akla gelmelidir. Astım, kronik bronşit ve amfizemli hastalarda şikâyetler birkaç haftaya kadar uzayabilir. Yine soğuk algınlığı sonrası öksürük 4-8 haftaya kadar sürebilmektedir. Bu tip öksürükler astım benzeri şikâyetlerle ilişkili olabilir ve astım ilaçlarının kullanılmasını gerektirebilir.

Soğuk Algınlığı Olan Kişiler;

  • Şikâyetleri ağırlaşırsa,
  • Ateşleri yükselirse,
  • Kulakta ağrı oluşursa,
  • Sinüzit tipi baş ağrısı oluşursa,
  • Öksürük uzarsa,
  • Astım gibi kronik akciğer problemi gelişirse derhal doktora başvurulmalıdırlar.

Hava değişimlerinin soğuk algınlığına neden olduğuna dair hiçbir bilimsel veri yoktur. Yine egzersiz, diyet ve büyümüş bademcik ile geniz etinin soğuk algınlığına yatkınlık yarattığına dair de hiçbir kanıt yoktur.

Bu Belirtilere Dikkat!

Soğuk Algınlığı;

  • Burun tıkanıklığı ve akıntısı,
  • Boğazda rahatsızlık hissi, kuruluk,
  • Öksürük,
  • Ses boğuklaşması,
  • Tat ve koku hissinde azalma ile kendini gösterir.

Geç Alınan İlacın Yararı Olmaz

Hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçlar tedavi edici özelliğe sahip değillerdir. Kullanıldıklarında hastalarda geçici bir rahatlama sağlarlar. İlaçlar hastalığın erken döneminde rahatsızlıklar oluşmaya başladığında kullanılmalıdırlar.

Özellikle Çocuklarınıza İlaç Verirken Dikkat Edin!

Tedavide ağrı ve ateş için parasetamol, aspirin gibi ilaçlar kullanılırsa da, bu ilaçlardan aspirinin çocuklarda (5-12 yaş) karaciğer ve nörolojik rahatsızlıklarla kendini gösteren “Reye sendromu”na yol açması nedeniyle kullanılması önerilmez. Yine bu ilaçlar astımı tetikleyebileceği ve ülsere neden olabileceğinden dikkatli olunmalıdır.

Hastalarda burun tıkanıklığı, öksürük ve burun akıntısı dekonjestan, antihistaminik veya bunların kombinasyonu ile tedavi edilebilir. Tiroid hastalığı ve hipertansiyonu olanların burun tıkanıklığı giderici ilaçları kullanmamaları önerilir.

Soğuk Algınlığı Şikâyetinde Antibiyotik Önerilmiyor

Hâlihazırda soğuk algınlığının tedavisinde virüslerin zararlarını önleyen bir ilaç yoktur. Antibiyotikler soğuk algınlığı tedavisinde kullanılmazlar. Ancak hastalık seyri sırasında bakteriyel bir komplikasyon gelişmişse kullanılabilirler. Halk arasında yaygın kullanılan ekinezya, okaliptüs, garlik, bal, limon, çinko ve C vitamini gibi bitkisel kaynaklı maddelerin yararlı olduğuna dair hiçbir bilimsel veri yoktur.

Hastalar uygun miktarlarda sıvı almalıdırlar. Günde 8 bardak su veya meyve suyu boğazın daha yumuşak olmasını ve akıntının kolaylaşmasını sağlayacaktır. Kafein içeren kahve, çay ve kolalı içecekler ile alkolden uzak durulmalıdır, çünkü bu ilaçlar susuzluğa neden olarak boğazı kurutacaktır.

Sigara Kullananlar İçin Soğuk Algınlığı Belirtileri Daha Ağır Seyrediyor

Hastalık döneminde sigara içenlerin sigarayı bırakmaları veya sigara içilen ortamlardan uzak durmaları gerekir. Sigara dumanı boğazı tahriş ederek öksürük ve boğaz ağrısı şikâyetlerinin artmasına neden olacaktır. Çalışanların veya okula gidenlerin iyileşinceye kadar işe ve okula ara vermeleri gerekir.

Soğuk Algınlığını Önlemek Son Derece Zorsa Da, Aşağıdaki Tedbirlerin Alınmasında Yarar Vardır;

  • Soğuk algınlığı olan kişilerle özellikle ilk birkaç gün içerisinde temastan kaçının.
  • Soğuk algınlığı olan bir kişi ile temastan sonra ellerinizi yıkayın.
  • Ellerinizi burundan uzak tutmaya çalışın.
  • Ellerinizi kurularken ayrı bir havlu kullanınız.
  • Öksürük ve hapşırması olan kişiler bir maske ile ağız ve burunlarını kapatmalıdırlar.
  • Soğuk algınlığı olanlar özellikle astım, kronik akciğer hastalığı olanlardan uzak durmalıdırlar.

Tedavide;

  • Yatak istirahatı.
  • Bol sıvı alınması.
  • Gargaralar.
  • Burun jelleri.
  • Parasetamol kullanılabilir.

Aşı çalışmaları ise devam etmektedir.

Eşinin Beklentisini Karşılamak?

Eşinizin kalbini açan bir anahtar mutlaka vardır.

Eşinizle Aranızda Uçurumlar mı Var? Birçok Yolu Deniyor Ama Onun Dünyasına Giremiyor musunuz?

Belki de yanlış yol deniyorsunuz. İnsan, yüz kapılı saraya benzer. Yüz kapıdan birini mutlaka açabilirsiniz.

Her ailede problem olur. Problemsiz bir dünya olmadığı gibi problemsiz evlilik de düşünülemez. Çünkü iki farklı insanın tek bir insan gibi düşünmesi, konuşması ve hareket etmesi imkânsızdır. Fakat birbirini seven akıllı eşler, aralarındaki ufak tefek anlaşmazlıkları kolayca aşar. Bazıları ise kaderine küser, problemleri çözmeye yanaşmaz. O zaman da aralarındaki çatlak büyüdükçe büyür ve bir uçurum oluşur. Uçurumu aşıp bir araya gelemezler.

Peki, siz de onlardan biri misiniz? Eşinizle aranızda uçurumlar mı var? Ya da size mi öyle geliyor? “Birçok yolu deniyorum ama aradaki bu çatlağı kapatıp, uçurumu atlayarak onun dünyasına giremiyorum” mu diyorsunuz?

Acaba Hiç Düşündünüz mü Belki de Yanlış Yol Deniyor, Ters İstikamete Doğru Yürüyorsunuz?

Çünkü, insan yüz kapılı bir saraya benzer.

Yüz Kapıdan Birini Mutlaka Açabilirsiniz. Bunun İçin Ne Yapmak Gerek?

Önce o sarayın kapılarını tanımaya çalışın. Hangi anahtarla açılabileceğini öğrenin. Eğer kapı çelikse yüz çeşit normal anahtar deneseniz de o kapılardan hiçbirini açamazsınız. Eşinizin de mutlaka kalbini açan bir anahtar vardır. Acaba siz o anahtarı mı bilmiyorsunuz? Ya da bunun için çaba mı sarf etmiyorsunuz? Sadece sarayın önünde durup, “açıl susam açıl” tekerlemesini mi tekrarlıyorsunuz? Şayet öyle yapıyorsanız boşuna beklersiniz. Çünkü bu tekerlemelerle kapılar ancak masallarda açılır.

Yapmış olduğum araştırmalarda ve danışmanlığını yaptığım eşlerde; yıllarca bir arada yaşayan eşlerin birbirlerini tanımadıkları tespit ettim. Daha doğrusu, sevgi dillerini öğrenmek bir yabancı dil öğrenmek gibi onlara zor geliyor. Herkes kendi bildiği dili konuşup, sonra da “eşim beni anlamıyor” diye şikâyette bulunuyor.

Eşler genellikle kendi istediklerini karşı tarafa kabul ettirmeye çalışıyorlar. Âşık olup evlenen ve birbirini mutlu etmek isteyen fil ile timsahın masalında olduğu gibi. Timsah, sevgisini göstermek için file balık tutup vermiş, fil de en güzel otları timsaha getirmiş. Ne timsah otu yemiş ne de fil balıkları. Timsah, su altındaki en taze otları file, fil de hortumuyla denizin dibinden tuttuğu taze balıkları timsaha hediye edince ikisi de mutlu olmuş.

Eşinin beklentisini karşılamak yerine kendi isteğine göre davrananlar Matematik öğretmeninin sorusuna şiir yazarak cevap veren öğrencinin durumuna düşüyor. Başarı ve mutluluk istiyorsak öğretmenin sorusuna kendi bildiğimizi değil; öğretmenin istediği cevabı verelim.

Sonuç olarak daha fazla bilgi, uygulama ve doğru çözüm için mutlaka bir pedagog, psikologtan veya uzmandan destek alınız.

Eşlerin Birbirine Çok Bağımlı Olduğu Ailelerde Yaşanabilecek Muhtemel Sorunlar?

Eşiniz olmadan bir adım atamıyor, her işiniz için onun yardımına mı ihtiyaç duyuyorsunuz? Eşinizi hayatınızın koltuk değneği gibi kullanmak yerine ayaklarınızla yürümeyi öğrenin. Eşinize bağlanın, ama eşinizin sizi sırtında taşımasını istemeyin.

Eşini kaybeden kadın, hıçkırıklar arasında: “Ben onsuz nasıl yaşar, nasıl ayakta kalabilirim? O benim tutan elim, gören gözümdü. Çarşıya gider, alışverişi yapar, faturaları öderdi. Sabah kahvaltıyı bile hazırlayıp bizi kaldırırdı. Yalnız eşim değil, dayanağımdı. Şimdi koca dünyada tek başıma kaldım.” diyorsa eşine bağlılıktan çok bağımlı hale gelmiş demektir.

Genelde eşler, evlenir evlenmez birbirlerini sahiplenir. Erkek, kadına baston gibi dayanır. Kadınsa sarmaşık ağacı gibi erkeğe tutunur.

Baston kırıldığı, sarmaşığın ağacı yıkıldığı anda ise okyanus ortasında gemisi batmış gibi çaresiz kalırlar.

Bilhassa kendine özgüveni olmayan ve şahsiyeti tam oturmamış kadınlar, eşlerine bağımlılık hisseder. Onlarsız bir adım atamaz. Küçük bir çocuğun annesine sığındığı gibi eşlerine sığınır. Her şeyi onunla yapmaya çalışır. Kimileri ise sorumlulukları eşin üzerine yıkarak rahata kaçar. En küçük bir problemde bile Alo imdat!” çağrısında bulunur.

Oysa kişi eşine bağlı olmalı ama bağımlı olmamalıdır. Kendi şahsiyetini yok ederek, eşinin gölgesinde yaşayan bir kadın, zamanla eşini bıktırıp, “hiçbir şeyi bensiz yapamayacak mısın?” diye isyan ettirebilir. Böyle bir kadından bıkarak kişilikli ve ayakta durmasını bilen birisinin arayışına bile girebilir.

Eşler çınar ağacı gibi olmalıdır. Çünkü çınar ağacı, asırlarca ayakta kaldığı gibi gölgesine sığınanları da korur. Sarmaşık gibi olursa hep birilerine dayanır. Üstelik çiçeği sabah açar ama akşam solar.

Anne-babalar, çocuklarına, birine dayanmadan çınar ağacı gibi kalmayı öğretmelidir. Fakat bazı anne-babalar, ayakta durmayı aile bağlarını koparmak için araç yapıyorlar.
Tabii, “Ekonomik özgürlüğüm var, öyleyse bu adamın kahrını neden çekeyim” ya da “Olmuyor bu kadınla!” düşüncesiyle ayrılanların sayısı da hayli artıyor.

Hâlbuki bu düşünce bizim toplumumuzun değer yargısı değildir. Bizim değer yargımız; “nereden koparsa kopsun değil, nereden kopacaksa oraya düğüm atılmalı” denilmelidir. Aile bütünlüğüne zarar veren mikroplar temizlenmelidir. Kendine güven duygusu diğer eşin yükünü hafifleterek aile mutluluğunu pekiştirmeli, aileyi dağıtma yolunda istismar edilmemelidir.

Sonuç olarak bir babanın çocuklarına verdiği şu öğüt çok önemlidir: “Hayatta kendinizi Robinson Crusoe gibi bir adaya düşmüş kabul edin. O, o adada tek başına hayatını nasıl yürüttüyse siz de öyle yürütün.

Yalnız “Ben güçlüyüm, kimseye ihtiyacım yok” diyerek canınız sıkıldığında eşinize bir tekme savurmayın. Eşinize sevgi, şefkat, merhamet, özveri ile bağlanarak ona iyi bir eş, yakın bir arkadaş olun.

Kısacası eşinizi koltuk değneği gibi kullanarak yürümek yerine kendi ayaklarınızla yürümeyi öğrenin. Eşinizi sevin! Hem de çok sevin ve gözünüz ondan başkasını görmeyecek şekilde ona bağlanın! Mutluluğa doğru yan yana, el ele tutuşarak ilerleyin. Ama asla sizi sırtında sürekli taşımasını istemeyin. Çünkü o da insandır. Gün gelip yorularak sizi sırtında taşımaktan yorulabilir.

Sonuç olarak daha fazla bilgi, uygulama ve doğru çözüm için mutlaka bir pedagog, psikolog, aile terapisti veya bir uzmandan destek alınız.

Bir bilene sorun!!!

Yalnızlık

Yorum yok

Belki de insan âlemi hiç bu kadar yalnız hissetmemişti kendisini. Bu çaresizlik mi, ilgisizlik mi duygusuzluk mu bilinmez ama sonuçta insanlık âlemi yalnızlığa doğru hızlı bir şekilde yol almaktadır. yalnızlık, bir kaçış olsa da artık bir zorunluluk ve mecburiyet halini almaya başladı.

Yalnızlık Nedir?

Yalnızlık bazen duygusuzluk gibi görünse de, duygusuz kalmaktır, sevilmemektir, sevdirememektir kendini. Her ne kadar gelişen toplumla beraber yalnızlık özenti halini alsa da, yalnızlığı tercih edenler zamanla birliktelikler için tekrar paylaşım içine girmek, gruba, aileye dâhil olmak isterler. Ergen çocuklarda bu durum daha keskin belirmiştir. Ergen, yalnız kalmak, bağımsız bir hayat kurmak ister ama zamanla bu durum onu yıpratmaya başladığı için tekrar aile ile iletişime geçmek, onların desteğini görmek ister.

Toplumumuzda batıyı model almaktan dolayı bir bağımsızlık perdesi altında yalnızlaşmaya gidiş görülmektedir. Kişiler özgürlüğü akıl yaşamayıp yalnız kalmak ile özdeşleştirmektedirler. Bu durum özgürleşmenin değil, bireyin kendini boşlukta, sahipsiz, amaçsız hissetmesine götürmektedir. Batıda bu durumdan dolayı artık aileler 18 yaşından sonra çocuklarını bırakmak istememektedirler. Ebeveynler, yalnızlık duygusunun önlemi için çocuklarını yankında tutmak, çocuk yapmak gibi önlemler almaktadır. Sosyal açıdan yalnızlık, Altunkaya tarafından şöyle ifade edilmiştir “insana asıl ağır gelen yalnız kalması değil çağırdığı zaman kimseyi yanında bulamayacağını bilmesidir”. Aslında kişi yalnız olmaktan değil, bir ömür boyu yalnız kalmaktan kaygılanmaktadır. Bu durum ise kişinin kendini çaresiz, değersiz hissetmesine neden olmaktadır.

Yalnızlığın Sebebi?

Esas yalnızlık, kısa süreli yalnızlıklar değildir. Bu yalnızlıklar yalnız kalmak, kendimizle hesaplaşmaktır. Bunu destekleyip önermekteyim. Kişi yalnız kalıp, kendini hayatı, yaşamını, duygu ve düşüncelerini sorgulamalı bu süreç sonunda kendini tanımalıdır.

Yalnızlık durumunun bastırılması için birey kendine çeşitli uğraşlar, etkinlikler geliştirebilir. Bu durum daha çok geçici çözümler olup aynı zamanda da gerçeği görmezden gelmeyi veya kabullenmeyi destekler. Sosyal açıdan bireyin içe kapanması, kendine dönmesi, paylaşımlarını minimize etmesi, bilişsel bakışlarında bozulmaların ve sapmaların olması gözlemlenmektedir.

Ülkemizde yalnızlaşmaya- yalnız yaşamaya doğru bir artış söz konusudur. Bunun sosyal nedenlerinden biri de insanların birbirine tahammül edememesi ve sorumluluk almak istememesidir. DİE’ nin araştırmasına göre, toplam 1 milyon 664 bin hanenin 95 binin de tek kişi yaşıyor. Bu durum rakamlar ciddi bir göstergedir.

Aslında yalnızlık sadece sayısal olarak da ölçülemez. Yalnızlık, kişinin içinde yaşadığıdır. Hissettiğidir. Bazen kalabalıklar içinde de kendimizi çok yalnız hissedebiliriz. 30-50 kişilik bir işyerinde de yalnız olarak nitelendirebiliriz kendimizi. Yalnızlık bu açıdan bir sayı değil bence algılayıştır-hissediştir. İşte İstanbul bunun güzel bir göstergesidir. İstanbul un sosyal tanımını hep şöyle yaparım. “Yanlız Kalabalıklar Şehri İstanbul”

Yalnızlık duygusu kişide kendi içinde çözümler üretmektedir. Fakat bu çözümler bazen anlık ve tamamen haz ilkesine hitap edebilir.

Yalnız İnsanlarda;

  • Yalnızlığını bir bedensel temas ile o an için aşmaya çalışmak.
  • İnternet veya bilgisayar oyunlarına bağımlı olmak.
  • Devamlı kalabalıklara karışıp yalnızlığını görmezden gelmek.
  • Yalnız kaldığında gereksiz anlamda, alışveriş yapmak.
  • Saatlerce telefon ile konuşmak.
  • Kendini işine adamak, buna bağlı olarak da başarılı olabilmek Ama tatmin olamamak.
  • Yüksek kazançlar sağlamak istemek, kendisi için harcama yapmamak.
  • İlişikleri çabuk tüketmek. Beklentilerinin hemen tatmin olmasını beklemek.
  • Devamlı bulunduğu ortamdan veya toplumdan ilgi beklemek,
  • Cinsel ilişkiler veya karşı cinstekilerle paylaşımları sınırlı tutmak.
  • Yoğun duygusal-sosyal ilişkiler yaşamaktan-bağlanmaktan kaçmak. Sosyal ilişkilerde yüzeysel olmak.
  • İçekapanık(asosyal) yapıya sahip olmak.
  • Topluma karşı paranoyalar beslemek.
  • Yaşantılar sonucu toplumdan uzak kalmayı tercih etmek. ( saldırıya maruz kalmak, tecavüz, gasp…)

Birey var olduğu ortamda hem kendini üstün görüp hem de onlara muhtaç olduğunu bildiğinden bu çatışma onları yalnızlığa itmektedir.

Erich F, nörotik insanlar, tam bir boyun eğişe razı olmayan, hürriyet ve bağımsızlık mücadelesini terk etmeyen kişilerdir. Ama bunlar da bağımsızlığın getirdiği yalnızlık be emniyetsizlik ile hürriyet anlayışı arasında ki çatışmayı çözememiş, bu ikilem arasında sıkışıp kalmışlardır. Fromm “un da belirttiği gibi bağımsızlaşmak ile yalnızlık arasında ki çatışmayı çözemezsek durumumuz mutsuz ve çatışma arasında kalmış birey halidir.

Toplumda Değer Görmek İçin Yapılanlar

Bütün insanlar toplumda değer görmek, sevilmek ilgi görmek isterler. Fakat bazen değer görmek isteyen birey, kendini değer görmek istediği kişiye, gruba topluluğa üstünlük tavrı sergiler. Üstün olduğunu farklı olduğun göstererek değer ve ilgi bekler. İşte burada düşünsel ve davranışsal hatanın ilk sonucu kişinin yalnız kalmasıdır. Sonuçta insanlar kendilerinden farklı olana, uzak olana, üstün olana değil, kendine benzeyene, aynı düzeyde olana değer verirler. İlişkilerdeki çekim teorisinde olduğu gibi benzerlikten hareket ederler. Bu nedenle farklılaşmak, kişiyi yalnızlığa itmektedir.

Üst Düzeyde Çalışan İnsanları Yalnızlığı

Otorite sahibi kişilerde farklı bir yalnızlık türü vardır. Müdür, amir, patron komutan… tabi bunlar genel olmamakla beraber şu durum ortaya çıkmaktadır.

Yetkisi itibariyle astıyla seviyeli olmak, samimi olmamak, sıcak ve derin iletişimlere girmemek isteyen kişi, zamanla kendini makam odasında yalnız hissedebilir. Çünkü her zaman çevresinde kendisiyle aynı seviyedeki makamdaki insanları bulamayacaktır. Ayrıca zamanla bu kişiler, ilişkide bulunacakları insanların önce işini ve makamını sorarlar. İlişiklerinde tek tip kategorize edilmiş bir sosyal ağ vardır.

Kişiler arasında elbette ki mesafe olacaktır. Gittiğiniz lokantada garsonla iyi dost olmanıza gerek yok. Ya da müdürünüzle can ciğer olmaya da gerek yok. Ama genel felsefemiz olarak insanları kategorize ettiğimiz sürece, itici itilmiş, ve sevilmez biri olarak biliniriz. Bu etiketi de taşımak zordur.

Peki Evliliklerde Yalnızlık Nasıl?

Eğer eşinizle aranızda bir mesafe söz konusu ise siz bir evde iki kişilik yalnızlık yaşıyorsunuz. İstediğiniz kadar ona sarılın, beraber paylaşımlarda bulunun.

Ama içinizdeki o yalnızlığı eşiniz doldurmaz. Böylece eşlerden biri devamlı bir mutsuzluk ve arayış içinde olur. evli insanların yalnızlığı daha yıpratıcı olmaktadır. Kişi bunu kabullenmemektedir. Bu nedenle bu durum beraber çözülmelidir.

Aşk ve Yalnızlık

Aşklarda yalnızlık, bağımlı bir ilişkidir. Kişinin çevresinde kimse yok ise ve duygusal anlamda yalnızlığını size yönlendirmişse siz onun her şeyi olabilirsiniz. Sensiz bir hiçim, sen olmayınca mutlu olamam… gibi keskin ifadeler yalnız insan psikolojisinin ürünüdür. yalnız insanların hayatlarında tek olmak çok büyük sorumluluktur. Çok şey beklerler. Sizin üzerinize çok büyük maçları vardır. Tıpkı evin tek çocuğu gibi. Anne bana tüm geleceklerini çocuğa endeksler gibi yalnız insan da her şeyini sevgilisine endeksler.

Yaşlılıkta Yalnızlık

Yaşlılar, yakınları ile birlikte yaşadıkları zaman daha mutludurlar. Ataerkil ailelerdeki yaşlılar kendilerini emniyette hissederler. Küçükler kendisine hürmet ve muhabbet gösteriyorlarsa; hayatla olan bağları daha da sağlamlaşarak ruh ve his dünyalarında mutluluğu tadarlar.(alıntı) yaşlılarında en büyük sorunu yalnız kalmaktır. Çünkü ailelerin çocuk yapmalarındaki temel amaçlarından biri de yalnız kalmamaktır.

Yalnızlık ve Psikolojik Durum

Kişinin psikolojik durumu onun yalnız olmasını ya da yalnız olması psikolojik durumunu belirler. Eğer yalnızlık acı veriyorsa, günlük faaliyetlerden uzaklaşmışsa, kendini izole ediyorsa, iletişim çok zayıf ise depresif belirtilerin varlığı ortaya çıkmıştır. Uzman desteği gereklidir. Bu durumlarda yalnızlık kendi içinde gizli depresyonu da barındırır.

Yalnızlık İçin;

  • Arkadaş konusunda cömert olmalıyız. Ama unutmamalıyız ki, esas olan dosttur. Herkesle arkadaş olunur. Ama herkes dost olamaz.
  • Sosyal açıdan bizi sınırlayan teori ve düşüncelerden arınmalıyız. İlişki kurmayı bilen ve sınırlarını çizen herkes çevre edinebilir.
  • Kendimizi sorgulamalıyız. Biz neden arkadaş edinemiyoruz. bu tip durumlarda üstün çekingen olmak-görmek-bencil olmak- gibi cevapları bulabilmeliyiz.
  • İlişkilerimizde gündelik beklentileri değil uzun vadeli hedefleri amaçlamalıyız.
  • İnsanlara güvenmek konusunda önyargılarımızla değil, ortam ve iletişimin boyutuna göre hareket etmeliyiz. İnsanlara güvenmediğimiz sürece derin ve güvenilir ilişikler kuramayız.
  • Arkadaşlık ve dostluk kriterlerini gerçekler üzerine kurmalıyız. Statüsel ve makamsal kriterler sağlıksızdır. Güçlü görünmek ve Özgüven eksikliğinin göstergesidir.
  • Karşı cinsle olan ilişkilerde karşılıklı beklentilere duyarlı olmalıyız.
  • Eğer yalnız isek bunu reddetmemeli kabul ederek çözümleri araştırmalıyız. Geçici çözümler sadece günü kurtarır. Yani balık almak yerine balık tutmayı öğrenmek gibi.
  • Yalnızlığı yenmek için gerçekçi olmayan yöntemler yerine bizi geliştirecek aktiviteler bulmalıyız. İletişim yüz yüze olmalı ilkesini unutmamalıyız.
  • Eğer içimizdeki duygusal yalnızlığını nedenini bilemiyor isek bir uzmandan yardım almalıyız. Bu durum yaşamsal bir kalıntı veya psikolojik bir problemin göstergesi olabilir.
  • Gittiğimiz her ortamda iletişime açık mesajlar vererek sosyal hayata çabuk girebiliriz. Genelde yen gidilen ortamlarda ilk izlenim ve ilk bakış açısı sonraki zamanları da belirler.
  • Yalnız kalmak ve yalnız olmak, kendine yetebilmek değildir. Yalnız kalarak bunu test etmemeliyiz. Yalnız olmak ve kalmak uzun süreli ise, kendimize yetmediğimizi gösterir.

Yalnızlığımız, bizi biraz daha geliştirsin ki, kendimize yetebilelim.

Evlilik ile fazla kilolar arasındaki ilişki hep tartışıldı hep araştırıldı. Kişisel gözlemlerin sonucu hep aynı yönde idi. Aileden biri şişman ise diğer aile fertlerinin de şişman olma riski fazla idi. Yapılan bilimsel araştırmalar da kişisel gözlemlerime benzer sonuçlar verdi.

Şişmanlık Bulaşıcı mı?

Şişmanlık ne yazık ki bulaşıcı. Yapılan araştırmalar da aynı sonucu gösteriyor. Virüslerle ve bakterilerle bulaşmıyor olsa da, sosyal olarak bulaşıcı bir durum obezite. Yapılan bir araştırmaya göre; aileleri veya arkadaşları şişman olanlar, şişmanlık üzerinde çok fazla objektif değerlendirmede bulunamıyorlar ve kilo almaya oldukça eğilimliler. Ve kişinin sosyal çevresinde fazla kilolu insanların sayısı arttıkça kişinin fazla kilolu olma riski de bir o kadar artıyor.

Eşler arasında da fazla kiloların bulaşıcı olması şaşırtıcı değil. Evlilik, düzenli bir hayatı da birlikte getirdiği için yeni evlenenlerin daha kolay kilo aldığını sizde sıkça görmüşsünüzdür. Yapılan bilimsel çalışmaların sonucu da bu yönde. Evlilik vücut ağırlığının artmasına yol açan faktörlerden biri ve en az iki yıllık evli olanların vücut ağırlıkları ve kilolarının boylarına göre olan oranı birbirine çok benzer.

Evlenen Kişiler Neden Kilo Alıyorlar?

Evlenen kişilerin kilo almaya eğilimli olmasının nedenleri arasında ilk sırayı beslenme düzeni alır. Evlenen kişiler, yalnız yaşadıkları zaman dilimine veya öğrencilik hayatlarına nazaran daha düzenli beslenirler ve eşleri ile uzayan akşam yemekleri ve gece atıştırmaları kilo almalarına neden olur.

Evlilik fazla kilo ilişkisinde diğer önemli konu ise işin psikolojik boyutu. Uzmanlara göre, evlenen kişi zayıf kalma konusunu fiziksel görüntü açısından önemsemiyor. Evlenmeden önce karşı cinse çekici görünmeye çalışan eşler, evlendikten sonra bu durumu daha az önemsemeye başlıyor. Ve sonuçta beraberce kilo alıyorlar.

Fakat eşler gene de yalnız zayıflamaya çalışanlara göre daha şanslı. Yapılan araştırmalar, eşlerin zayıflama konusunda birlikte hareket ettiklerinde yalnız başına zayıflamaya çalışanlara göre çok daha fazla başarılı olduklarını göstermiştir. Bu yalnız başına zayıflanmaz anlamına gelmiyor fakat her konuda olduğu gibi zayıflama konusunda da birlikten kuvvet doğuyor.

Yapılan bir başka çalışmada, eşlerin fiziksel aktivite düzeyleri ile ilişkili. Bu çalışmada da, evli olanların düzenli fiziksel aktiviteye daha çok bağlı kaldıkları gösterilmiştir. Bunun nedeninin eşe karşı duyulan sorumluluktan kaynaklandığı söylenebilir.

Evlilerin Zayıflama Konusunda Şanslı Olma Nedenleri

Diyet yapmak uzun sürdüğünde sıkıcı bir hal alabilir. Diyet motivasyonu eşle birlikte diyet yapıldığında yükselir.

Evde sağlıklı beslenme kuralları geçerli olmaya başlar. Zamanla alışkanlık haline gelen bu kurallar, kilo korumada da başarılı olunmasını sağlar.

Yapılan diyette yasaklar varsa mutlaka insana çekici gelir. Motivasyonun kırıldığı anlarda diyeti bozmak kolay bir hal alır. Eşlerin birbirine duyduğu sorumluluk bu durumun önüne geçer.

Eşler, sosyal yaşamda bir arada olmayı severler. O nedenle beraber spor yapmaya gitmek, daha keyifli bir hal alır. Yan yana oldukları için sıkılmayan çiftler daha uzun süre egzersiz yaptıklarının farkına bile varmazlar.

Misafirliklerde ve sosyal ortamlarda yapılan ikramlara iki kişi “hayır” demek daha kolaydır.

Cinsellik de nefes almak ve beslenmek gibi insan yaşamının doğal bir parçasıdır. İnsan cinselliğini doğadaki diğer canlılardan ayıran, onu en güzel şekilde yaşayabilme bilincidir. Ne yazık ki toplumun tarih boyunca koyduğu kural ve yasaklar arasında sıkışıp kalmış günümüz insanı, cinsellikle ilgili sıkıntılarını, merakını çoğu kez gizlemek durumunda kalmaktadır. Oysa çocukluktan başlayan cinselliğin sağlıklı bir şekilde yaşanması bir gerekliliktir. Peki beslenmenin bu gereklilikteki yeri nedir?

Bazı besinlerin karın doyurmanın yanında afrodizyak etkisi bulunduğunu belirten uzmanlar, ruhu ve libidoyu besleyen bazı sebze, meyve ve bitkilerin bulunduğunu bildirmektedir. Çin’de yapılan bir araştırmaya göre, afrodizyak etki yaratan ve cinsel istekleri artırmak için uzmanların tavsiye ettiği yiyecekler şöyle sıralanmaktadır:

Erkekler İçin;

Maydanoz, nane, tarçın, kekik, vanilya, sivri biber, hardal, kereviz, ayçiçeği, enginar, bezelye, yumurta, hindi (çinko ihtiva ediyor, üstelik ucuz ve protein açısından da zengin), roka (bolca demir ve C vitamini içeriyor), şalgam, Antep fıstığı, susam, badem, ceviz ve fındık (içerdikleri doymamış yağ asitleri ve E vitamini nedeni ile afrodizyak olarak kullanılırlar), salatalık, kuşkonmaz, soğan, domates, fesleğen, Hindistan cevizi, bal, pekmez, kivi, greyfurt, karpuz, mango.

Kadınlar İçin;

Çikolata (beyindeki seratonin seviyesini artırmakta ve mutluluk hissi vermektedir. Kadınlar erkeklere nispeten çikolatanın bu özelliklerine karşı daha duyarlıdır), ahududu, yoğurt, kırmızı biber, köri ve diğer baharatlar.

Meyve Suları

Sağlıklı ve dengeli beslenmede önemli bir yer tutan meyve suları; folat, karotenler, C vitamini ve potasyum dışında güçlü antioksidan etkinlik gösteren biyoaktif fitokimyasal bileşenlerden zengin olduklarından bazı kanser türleri ve diğer kronik hastalıklar için koruyucu etki göstermektedirler. Aynı zamanda vücudun cinsel aktivite potansiyelinin artması için de gereklidir. Daha etkili bir seks hayatı için bol A vitamini ile magnezyum içeren kayısıyı düzenli olarak tüketmek gerekmektedir.

Beslenmenin Cinsellik Üzerinde Etkilerini Araştırmak İçin Yapılan Çalışmalar;

Yapılan çalışmalara göre; içerdiği E vitamini sayesinde sperm miktarını ve cinsel organlara giden kan dolaşımını hızlandırarak seks dürtüsünü artıran çilek günde 2 kase yenildiğinde 1 hafta içinde afrodizyak etkisini göstermektedir. Temel yağ asitleri ve antioksidanlarıyla seks hormonlarının üretimini hızlandıran avokado, haftada 3 kez yenildiğinde etkisini 2 hafta içinde ortaya çıkarmakta, sperm miktarında önemli oranda artış sağlamaktadır.

Ayrıca muz, çilek, incir, şeftali, armut, hurma, üzüm, elma, greyfurt, karpuz, kivi ve ahududu da çok güçlü afrodizyak etkisi olan meyveler arasında kabul edilmektedir. Belirtilen meyvelerden hazırlanan meyve sularında da benzer etkilerin bulunduğu yapılan çalışmalarla ortaya konulmuştur.

Kalp hastalıkları Amerika dahil, tüm ülkelerde ölümlerin birinci derecede nedenidir. Kadınlarda daha az olmakla birlikte her iki cinste de görülen kronik bir hastalıktır. Tüm ülkelerin ortalama %25′inde kardiyovasküler hastalıkların herhangi bir türü görülmektedir.

American Heart Association (Amerikan Kalp Derneği) kalp hastalığı nedenleri arasında; sigara içme, yüksek kan basıncı, yüksek kan kolesterolü (>200 mg/dl), yetersiz egzersiz, obezite, şeker hastalığı, stres, fazla alkol tüketimi, doğum kontrol hapı kullanımı (sigara içenlerde), genetik, yaşın 55 üzerinde olması, siyah ırk ve menopoz gibi etmenlerden bahsetmektedir. Gerçek ise, kalp krizi ve felçlerin birçoğunun önlenebilir olmasıdır. Peki, bu konuda beslenmede nelere dikkat edilmelidir:

  • İdeal vücut ağırlığına ulaşılmalı ve o kiloda kalınmalıdır.
  • Süt, yoğurt ve peynirin yarım yağlı, hatta yağsız (light) olanları tercih edilmelidir.
  • Kırmızı et yerine, beyaz ete (balık, tavuk, hindi) öncelik verilmelidir. Ancak beyaz et de olsa aşırıya kaçılmamalıdır.
  • Etlerin görünen yağları, tavuk ve hindinin derisi ayrılmalıdır.
  • Haftada 2-3 kere balık yenilmelidir.
  • Et içeren yemeklere ilave olarak yağ eklenmemelidir.
  • Sebze yemekleri az su ile pişirilmeli, yemeklerin yağlı suları tüketilmemelidir.
  • Kızartma, kavurma işlemleri yerine; haşlama, ızgara, buğulama ve fırında pişirme yöntemleri tercih edilmelidir.
  • Kolesterol içeriği yüksek olan sakatatlardan ve et ürünlerinden (salam, sucuk, sosis, pastırma) uzak durulmalıdır.
  • Yumurta farklı günlerde olmak koşulu ile haftada en çok 2 adet tüketilebilir. Kıymalı, pastırmalı, sucuklu veya tereyağlı olarak pişirmek yerine; haşlama, menemen veya çılbır şeklinde hazırlamak daha sağlıklı olacaktır.
  • Doymuş (yani kötü) yağ içeren margarin ve tereyağından kaçınılmalı, doymamış yağ içeren bitkisel sıvıyağlar tercih edilmelidir.
  • Zeytinyağı ve diğer bitkisel sıvı yağlar kombine bir şekilde kullanılmalıdır. Bir kabın 2/3′ü zeytinyağı veya fındık yağı ile geri kalan 2/3′ü ise ayçiçek, soya veya mısırözü gibi bitkisel sıvı yağ ile tamamlanarak elde edilen karışım tüm yemeklerde ve salatalarda kullanılabilir.
  • Unutulmamalıdır ki, katı da olsa sıvı da olsa 1 gram yağ 9 kkal enerji içermektedir.
  • Düşük sodyumlu tuz kullanılmalı, günlük tuz tüketimini 3-4 gram ile sınırlanmalıdır.
  • Yağlı tohumlar (fındık, yerfıstığı, badem ve ceviz) içerdiği lif (posa), E vitamini, magnezyum ve omega 3 yağ asitleri sayesinde kalp-damar hastalıkları açısından son derece yararlıdır. Ancak enerji içeriklerinin çok yoğun olduğu ve günde 1 avuç kadar tüketilmesi gerektiği unutulmamalıdır.
  • Lifli besinler safra asitlerinin emilimini engelleyerek karaciğerde kolesterol sentezi için gerekli olan öncü öğelerin konsantrasyonunu azaltır. Bu nedenle lifli besinlerin tüketimi artırılmalıdır. Lifli besinler:

1. Kurubaklagiller (kuru fasulye, nohut, mercimek, soya fasulyesi, kuru barbunya)

2. Kepekli tahıllar (esmer ekmek, bulgur, kepekli pirinç / makarna / erişte / un)

3. Sebze ve meyveler (kabukları ile yenilebilenler mümkünse soyulmadan)

Düşük sebze ve meyve tüketimi kardiyovasküler hastalıklar (%85) ve iskemik kalp hastalıkları (%31) ve inme (%11) gibi sağlık sorunlarına yol açtığı için Dünya Sağlık Örgütü günde bol bol sebze ve meyve tüketimini önermektedir. Bu nedenle her öğün sebze veya meyve yenilmesine dikkat edilmelidir.

Osteoporozis

Kemiklerden kalsiyum kaybının artması sonucunda kemiklerin kolaylıkla kırılması hastalığıdır. Kemik oluşumu 30 yaşa kadar devam etmektedir. Bu yaşta maksimum kemik yoğunluğu oluşur. Bundan sonra kemik kaybı başlar. Genelde kadınların kemik mineral yoğunluğu erkeklerden düşüktür. Kemik kaybı hızı menopozda önemli ölçüde artar. Menopozdan sonraki kemik kaybının esas nedeni östrojen yetersizliğidir.

Sağlıklı Beslenmenin Osteoporoza Etkisi

  • Her yaş döneminde yeterli kalsiyum tüketilmelidir (1-10 yaş 800 mg, 11-24 yaş 1200 mg, daha sonraki yaşlarda 800 mg kalsiyum/gün). Özellikle gebe ve emziren bayanlar ve ileri yaşlarda olan bireyler için kalsiyumun ayrı bir önemi vardır. Kalsiyum için en iyi kaynak süt ve süt ürünleridir. Sütün dışında özellikle yeşil yapraklı sebzeler, kurubaklagiller, yağlı tohumlar (fındık, yerfıstığı, badem, ceviz) ve pekmez kalsiyumdan zengindir.
  • Güneş ışınlarından uygun şekilde ve düzenli olarak yararlanılmalıdır. Kış günlerinde öğlen vakitleri, yaz aylarında ise kuşluk ve ikindi vakitlerinde güneşlenilmelidir.
  • Aşırı posa tüketiminden sakınılmalıdır. Bu nedenle aktardan kepek vs alarak çorba, salata, yoğurt gibi besinlere ekleme yapılmamalıdır.
  • Aşırı protein ve fosfor tüketiminden kaçınılmalıdır. Çünkü yüksek proteinli diyet idrarla kalsiyum atımını artırır ve osteoporozis için önemli bir risk faktörüdür.
  • Yemeklere aşırı tuz eklemekten ve tuzlanmış besinleri aşırı tüketmekten sakınılmalıdır. Çünkü aşırı tuz, idrarla kalsiyum atımını artırmaktadır.
  • Sigara içilmemelidir. Sigara kan kortizon düzeyini artırarak 25-hidroksi D vitamininin, aktif şekli 1-25 dihidroksi D vitaminine dönüşümünü azaltır. Aynı şekilde kandaki C vitamini düzeyini ve serum östrojen düzeyini de düşürür.
  • Düzenli fiziksel aktivite çok önemlidir. Fiziksel aktivite gençlikte kemik kütlesini artırır, yaşlılıkta ise kemik kaybını önler. Haftada en az 3-4 kez 30-45 dakika yürüyüş gereklidir.
  • Alkol, kemik oluşum hücrelerini harap eder ve kalsiyum emilimini bozar. Kaçınılmalıdır.
  • Aşırı zayıflıktan kaçınılmalıdır. Beden kitle indeksi (BKİ) 20 kg/m² altına inmemelidir. Çünkü menopozdan sonra vücut, yağ dokusundaki östrojenden de yararlanmaktadır.
  • Özellikle alüminyum içeren antiasitler ile kortizon içeren ilaçlardan sakınılmalıdır.
  • Aşırı kafein tüketilmemelidir. Kafein içeren çay, kahve türleri ve kola tüketimi sınırlandırılmalıdır.
  • Unutmayınız ki; yanlış bir diyet sizi değil, kemiklerinizi zayıflatır.

Halk arasında “Şeker Hastalığı” olarak bilinen Diabetes Mellitus, bulaşıcı olmayan hastalıkların salgını olarak görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 2.5 milyon, dünyada 150 milyon diyabetli nüfus bulunduğu, böyle giderse 2025 yılında bu rakamların 2′ye katlayacağı tahmin edilmektedir.

Diyabet, pankreastan salınan insülin hormonunun mutlak ya da göreli yetersizliği sonucu gelişen rahatsızlıklar dizisidir. Avrupa’da körlük nedenleri arasında 1. sırada yer almaktadır. Koroner kalp hastalığından ölümlerin %75′inin, bacak amputasyonlarının %50′sinin nedeni, böbrek hastalığının en önemli sebebi yine şeker hastalığıdır. Ancak şu gerçeği göz ardı etmemek gerekmektedir. Kontrol altında tutulan diyabet, ortalama yaşam süresini uzatmakta ve yaşam kalitesini artırmaktadır. Çünkü diyabetlilerin dikkat edeceği 4 temel konu vardır: Eğitim, diyet tedavisi, egzersiz ve ilaç tedavisi. Yurt dışında yayınlanan bir deklarasyonda; “diyabette ihmalin bedeli, eğitimin maliyetinden ağırdır” şeklinde bir yorum yapılmıştır.

Beslenme Konusunda Dikkat Edilmesi Gereken İlkeler

  • İdeal vücut ağırlığına ulaşılmalı ve o kiloda kalınmalıdır.
  • Sık sık, azar azar (3 ana, 3 ara öğün şeklinde) beslenilmeli ve öğün atlanmamalıdır.
  • Öğün araları 2.5 – 3 saat kadar olmalıdır. Hep benzer saatlerde beslenmeye özen gösterilmelidir.
  • Şeker ve şeker içeren (reçel, çikolata, pasta, meşrubat, tatlı gibi) tüm besinlerden kaçınılmalıdır.
  • Kompleks karbonhidratlara öncelik verilmelidir (örnek: Kurubaklagiller, tam tahıllar).
  • Tek başına meyve veya taze sıkılmış meyve suyu tüketilmemeli, yanında mutlaka protein içeren bir besin bulunmalıdır.
  • Süt, yoğurt ve peynirin yarım yağlı, hatta yağsız (light) olanları tercih edilmelidir.
  • Kırmızı et yerine, beyaz ete (balık, hindi, tavuk) öncelik verilmelidir. Ancak beyaz et de olsa aşırıya kaçılmamalıdır.
  • Etlerin görünen yağları, tavuk ve hindinin derisi ayrılmalıdır.
  • Et içeren yemeklere ilave olarak yağ eklenmemelidir.
  • Sebze yemekleri az su ile pişirilmeli, yemeklerin yağlı suları tüketilmemelidir.
  • Kızartma, kavurma işlemleri yerine; haşlama, ızgara, buğulama ve fırında pişirme yöntemleri tercih edilmelidir.
  • Yumurta farklı günlerde olmak koşulu ile haftada en çok 2 adet tüketilebilir. Kıymalı, pastırmalı, sucuklu veya tereyağlı olarak pişirmek yerine; haşlama, menemen veya çılbır şeklinde hazırlamak çok daha sağlıklı olacaktır.
  • Doymuş (yani kötü) yağ içeren margarin ve tereyağından uzak durulmalı, doymamış yağ içeren bitkisel sıvıyağlar tercih edilmelidir.
  • Zeytinyağı ve diğer bitkisel sıvı yağlar kombine bir şekilde kullanılmalıdır. Ancak unutulmamalıdır ki, katı da olsa sıvı da olsa 1 gram yağ 9 kkal enerji içermektedir.
  • Sofraya tuzluk getirilmemeli, yemeklerin tadına bakmadan tuz eklenmemelidir.
  • Alkol alınmamalı, gerekirse sosyal bir şekilde – yemekle birlikte – tüketilmelidir.
  • Diyete ilave olarak mutlaka egzersiz yapılmalıdır.
  • Lifli (posalı) besinler, midenin boşalma hızını ve ince bağırsaklardan glikoz emilimini yavaşlatarak kan şekerini dengelemektedir. Aynı zamanda kan kolesterolü ve kan basıncını da arzu edilen seviyelerde tutmaya yardımcı olmaktadır. Midede, su ile birlikte şişerek tokluk hissi vermektedir. Bu nedenle lifli besinlerin tüketimi arttırılmalıdır. Lifli besinler:

1. Kurubaklagiller (kuru fasulye, nohut, mercimek, soya fasulyesi, kuru barbunya)

2. Kepekli tahıllar (esmer ekmek, bulgur, kepekli pirinç / makarna / erişte / un)

3. Sebze ve meyveler (kabukları ile yenilebilenler mümkünse soyulmadan)

Beslenme alışkanlıkları kalp – damar hastalıkları, hipertansiyon, diyabet, kanser gibi pek çok hastalıkta önemli rol oynamaktadır. Yüksek oranda sebze ve meyve tüketimi birçok kronik hastalıktan korunmada etkili olmaktadır. Sebze ve meyve tüketimi ile kalp – damar hastalıkları, bazı kanser türleri, inme, diyabet, Alzheimer hastalığı, katarakt ve yaşla ilintili fonksiyonel kayıp riskinin azalması arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Bu etkilerin sebze ve meyvelerin içerdiği diyet posası, folat, potasyum ve Beta – karoten, C vitamini, E vitamini gibi antioksidan etkinlik gösteren biyoaktif fitokimyasal bileşenlerden kaynaklandığı vurgulanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü bu nedenle her ana öğünde sebze veya meyve yenilmesini önermektedir.

Şeker hastalarının oruç tutmaları önerilmemektedir.

İlişkilerimiz her ne kadar çok boyutlu olursa olsun bizim için temel ilişkiler, seçici ilişkiler, zorunlu ilişkiler yüzeysel-derin ilişkiler olmak üzere birbirinden şekil ve içerik olarak değişik ilişkiler yaşarız. Bu yazımda daha çok ikili ilişkilerin toplumsal yönü ile psikolojik boyutu, bizi hareket ettiren alt düşünceler, psikolojik yapımızın ilişkimize etkileri gibi konulardan bahsedeceğim.

İlişki ilk olarak bireyin dünyaya gelmesi ile kendisi ve annesi arasında başlar. Daha sonraki süreçte ailenin diğer üyeleri ve sosyalleşme sürecine dahil olduktan sonra ise çevre de bu sisteme dahil olur. O halde ilk ikili ilişkiler aile de ve yoğun olarak da anne ile başlar. Annenin psikolojik durumu, sevgisi, çocuğa olan bağlılığı, ihtiyaçları gidermesi, sarılması dokunması vs. gibi tüm eylemleri bireyin hem ruhsal sağlamlığının temellerini atar hem de güvende hissetme, kaybetme korkusu, bağımlılık, özgüven-özgüven kaybı gibi temel duygu ve düşüncelerin temelini atar. Annenin çocuğuyla ilgilenmemesi, ağladığında ihtiyacını gidermemesi, arada ilgisiz davranması çocukta değersizlik –kaybetme korkularını temelini atmaktadır. İleri ki yaşlarda birey, ilişkide hep kaybetmemek için daha fedakarlık etmek, daha çok taviz vermek, bağlılık yerine bağımlı olmak gibi hem kendini hem de karşıdakini yıpratıcı tutumlar sergiler.

Genel olarak bakıldığında ilişkilerin yürütülmesinde temel sorun özgüven sorunudur. Özgüven sorunun göstergeleri;

Kıskançlık

Kıskançlık ta herhangi bir somut neden olmasa bile kişi bilinçaltındaki kaybetme korkusundan dolayı tamamen hükmetmek, partnerini kontrol altına almak, kafasında yarattığı senaryoları test etmek ister. Kıskançlığın temelinde kişinin kendini yetersiz hissetmesi ve başkasının tercih edilmesi düşüncesi yatmaktadır. Mesela Kıskanç erkek, partnerini diğer kadınlardan daha güzel ve çekici görür, başka erkeklerin ona bakacağını, partnerinin ise onlara kapılma ihtimali olduğunu düşünür. Partnerini üstün gördükçe kendini de yetersiz görür. Bunun yanında kıskançlığın sosyolojik boyutu da vardır. Yani öğrenilmiş kıskançlık. mesela kadın, çevresinden hatta annesinden erkeği kıskanmayı bir cinsiyet özelliği olarak öğrenir. Nedensiz bir şekilde eşini kıskanır. Burada ise toplumsal anlamda aşılanmış cinsiyete özgü bir tutum vardır. Kıskançlık bazen de kıskanılan kişide “seviliyorum” duygusu yarattığı, bu durum üzerinden ilgi ihtiyacını giderdiği için kıskanılmayı sürdürür. Gerçekçi olmayan partnerler veya sanal ilgiyi bilerek yakalatmaya çalışır. Burada ise kıskançlık bir ilgi çekme ve sürdürmek için araç özelliğini almıştır.

Sen Benim Her Şeyimsin (Bağımlı İlişki)

Eğer siz partnerinize “sen benim her şeyimsin “diyorsanız, siz bir hiç saymışsınız kendinizi. Onunla varoluşunu tamamlamak, yetersizliğinizi kapatmak istemişsinizdir. Çünkü siz yeksiniz. O da yek. Ama ilişki iki kişiliktir. Tek kişilik yaparsanız biri yoktur. Bu cümlenin analizinde kişinin kendini yetersiz değersiz, kişiye bağımlı hissedişi vardır. Bağımlı ilişkiler yaşayan kişilerin temel cümlesi ” Sen benim her şeyim sin”dir. bağımlı ilişki yaşayanlar, karşıdakini çok yüceltip, en küçük bir harekette hayal kırıklığı yaşayanlardır. Tüm yaşamını o kişiye göre planlarlar. O insanın olmamasını düşünmek bile kişide kaygı yaratır. Bağımlı ilişkilerde aşırı yüceltmek, tüm beklentilerini partnerine yüklemek, hayat=partner gibi eşitleme vardır.

Bağımlı ilişkide birey sosyal hayatından kopuk yaşar. Arkadaşları, ailesi ikinci plandadır. Tüm zamanını ve paylaşımlarını partneriyle geçirmek ister. Bu tip ilişkiler en yoğun yaşanan ama en zor ilişkilerdir. Kopması zor, ama ayrılık acısı en ağır olan ilişkilerdir. Bağımlı ilişkilerde kişi, ilişkinin devamı için partnerinin her dediğini yapar. Devamlı tavizler verir. Onu elde tutmak için mantığına ters olsa da her şeyi dener. Tıpkı sevgilisi için cinayet işlemek, banka soymak, vs gibi.

Aslında bağımlı ilişkilerde (yani ben buna, sen benim her şeyimsin ilişkisi diyorum.) kişi bağımlı olduğu partnerine gizli öfke bulundurmaktadır. Çünkü partneri, onu zor durumda bırakmış, tavizler verdirmiş özgürleşmeye çalışmıştır. Ama kişi öfkesini partnerine değil de, tepki veremeyen kendine yöneltmiştir. Bu nedenle her gün kavgalar nedensiz suçlamalar bu ilişkilerin temel özelliğidir. Olmadık yere sorun çıkarma, partnerine acı çektirme, problem yaratma gibi olayların temelinde intikam duygusu yatmaktadır.

İlişkide Partnerini Değiştirmek (Adam Etmeye Çalışmak)

Bu tip ilişkilerde kişi, partnerinin kendisine uymadığını, anlaşamadıklarını, beklentilerinin farklı olduğunu bildiği halde onu değiştirmek, ona babalık&annelik yapmak istemektedirler. Fakat genelde A’ nın tüm girişimlerine rağmen partneri B adam olmaz. Aslında B bu durumdan çok memnundur. A ona ilgi, sevgi, koruyuculuk göstermektedir. Ve B’nin anın aklına ve önerilerine de ihtiyacı yoktur. Fakat B, bu ilişkiden memnundur. A nın bu özelliği Ayı yıpratırken B’yi ise mutlu etmekte ama ortak beklentiler olmadığı için ilişkinin süreci ve boyutu değişmemektedir. Yani ilişkide anne veya baba olmak, karşıdakini objektif değerlendirmeyi engeller. Bu nedenle, partnerimize her zaman bir sevgilinin ötesinde rol karmaşası yaşamadan yaklaşmalıyız.

Kendimi 20 Yaşında Hissediyorum

Genelde genç görünmek, bedensel estetiğin prim yaptığı çağımızda çok revaçta. Kişi, kendini olduğu gibi görmek yerine, hissettiği (hissettiğini sandığı ) yaşını söyler. “40 yaşındayım ama halen kendimi 20 yaşında hissediyorum”. Aslında ilişki açısından baktığımızda bu fikre sahip kişiler, olanı değil olması gerekeni temel aldıkları için devamlı bir erteleme, sorumluluk almama, ciddi adımlar için erken olduğunu düşünme fikri ile hareket ederler. Bu nedenle ortalama evlilik çağına gelseler bile halen evlilik bu fikirlerinden dolayı farkında olmadan zamanındaki kararları kaçırırlar. Hatta ileriki yaşlarda bile, kendilerini hareket ettiren temel düşünce “ruhum genç” düşüncesi olduğu için sıra dışı davranışlar görülebilir. 50 yaşında olup, çıtır sevgili yapmak, ninelik yaşında mini etek giymek b. Göstergeler bunun örnekleridir. Aslında önemli olan öncelikle kişinin kendisiyle barışık olması ve yaşını çekinmeden söylemesidir. Yaşı saklamak, hayatı yeterince yaşayamama kaygısının göstergesidir. Sonuçta insanın pozitifliği yaşıyla değil hayatı yaşayışıyla alakalıdır. Ayrıca 20 li yaşların en mutlu yaşlar olduğunu da kabul edemeyiz. Kişinin yaşıyla barışık olup, duygularını ise en heyecanlı şekilde yaşaması mümkündür. Ama önemli olan yaşının da gereklerini zamanında yapmasıdır.kendini olduğundan yaş olarak küçük kabul edenlerin aslında temelde sorumluluktan kaçtıklarını söyleyebiliriz. İlişkiler açısından kendini 30 lu yaşlara gelip halen küçük yaşlarda gören biriyle evlilik yolunda sıkıntı yaşanılır. Acaba yaşanılacak daha çok şey var mı ? Sorusu ile ikili ilişkilerde ciddi kararların alınması zorlaşmaktadır.

Az görüşüp kopamamak kişinin partneri ile beraber geçirdiği zamanın az olması ve ağırlıklı olarak sanal yollardan (telefon, Internet, sms vs.) ilişkinin sürmesi durumunda bu tip ilişkilerin bitmesi uzun sürer. Arada bir alınan haz ve mutluluk ile ilişki umudunu tazeliyor. Hep o anın hayalini ve hedeflere ulaşmayı hayal eden çiftler,dayanma gücü ve mücadele gücü bulmaktadır. Ayrıca ilişki yaşanmadığı ve yıpratılmadığı için mükemmel çift görünümü vardır. Görüşüm şudur ki; bu tip ilişki yaşayanlar bir araya geldikten sonra ilişkileri yeni başlayacağından birbirini tanımaları için flörte devam etmeleridir.

İlişki Hedefleri

ilişkinin gerek başlanması gerek devamında hedefler ortak değil ise o ilişki 1.ayından itibaren ilişkinin temel sorunu aslında ortak hedeflerle buluşamamak olabilmektedir. Hedefler ortak ise, kısa sürede ciddi adımların atılması kaçınılmaz olur. Mesela evlenmek istiyorsunuz.Sizinle evlenmeyecek biriyle ilişki yaşamanız ve sürdürmeniz hem sizi yıpratır hem de öfke,suçluluk,pişmanlık gibi duyguların oluşmasına zemin hazırlamış olursunuz.

Baskı

İlişkilerde çevrenin ve ailenin baskısı kişinin kararlarını ve ilişkiye bakış açısını belirler. Annenin kariyerli damat hevesi veya uzun boylu gelin hevesi, ailenin size yakıştırdığı aday modeli v.s. sizin tercihlerinizin altındaki telkinleri oluşturur. İngiltere’de bir üniversitede yürütülen araştırmaya göre, çocukluklarında babalarıyla ilişkileri iyi olan kadınlar, büyüdüklerinde eş tercihlerini babalarına benzer fiziksel özellikler taşıyan erkeklerden yana kullanıyor.Mesela Freud; seçtiğiniz kız annenize, seçtiğiniz erkek babanıza benzer olabilir.

İlişkilerde Üçgen Aşk

Bu tip ilişkilerde taraflardan birinin yaşadığı ilişki veya evlilikte gerginlik yaşaması,mutsuz olması,duygusal-cinsel açıdan tatmin olmaması durumunda bu olumsuz durumu azaltacak 3.bir kapı bulur. Bu 3. şahıs karşı cinsten biri olduğu gibi samimi bir hemcinsi de olabilir. Burada kişi, ilişkisinde yaşadığı gerginliği,olumsuzlukları 3 kişiyle paylaşarak azaltmaya çalışır. Özellikle ilişkisi olumsuz gittiğinde 3. kişiye daha da yakınlaşır. 3. kişi ,her zaman stresin atıldığı,paylaşıldığı bir terapist gibidir. Aslında bu aldatmadır. Fakat kişi bunu yaparken haklı nedenleri olduğunu düşünür. Ve 3. kişiye yaklaşmasını eşinin olumsuzluklarına bağlar ve böylece de içsel anlamda rahatlar. Ama bu 3.köşe, arkadaş,içki,uyku,internet,metres,oyun.. vs. gibi kılıflarda da olabilmektedir.hatta bazen anne-baba da olabilmektedir. 3.köşeye sığınmak sadece o anki stresi azaltır. Ama sorunu çözmez. Bu nedenle kaçmak yerine sorunun üzerine gitmek çözümü getirir.

Aşkın Gözü Kördür

Bu konudaki görüş şudur : aşık olduğunuz kişinin bir yönünü aşırı yücelttiğiniz için diğer yönleri gölgede kalır,göremezsiniz. Bu nedenle biz sadece beğendiğimiz yönleri hep görürüz. Gölgede kalan kısımlar ise yücelttiğimiz kısım değerini yitirdikçe ortaya çıkar. Bu nedenle aşk varolan her şeyi göremez.bunun yanında insanlar kabul görmek için ilk tanıştıkları zamanlarda mükemmeli oynarlar. Karşıdakinin tanıma nasıl tanıyacağını bilemezler. Hatta toplumumuzda 3-4 yıl flört edip aniden ayrılan çok çift görüyoruz. Nedeni ise; bu çiftler yıllarca sadece sosyal-duygusal-cinsel anlamda paylaşımlar yaşadılar. İlişkinin geleceği, ilişkinin sorunları konuşulmadı.yıllar sonra konuşulduğunda ise; biz çok farklıyız” denilerek ayrılışlar olmuştur. Flört etmek bizim toplumda ,birbirini tanımak için değil,paylaşım ve güzel zaman geçirmek için değerlendirilir.

Zor Zaman Kararları

İnsanlar zor zamanlarında daha çabuk ilişki yaşama veya evlilik kararı alırlar. Kendini güvende hisettmeme, yaşının geçtiği kaygısı,ekonomik sorunların olduğu dönemler gibi… Mesela ABD yapılan bir araştırmada, 11 Eylül olaylarından sonra uzun süreli ilişkilerin arttığı, sex oranının arttığı tespit edilmiştir. Kişiler zor dönemlerinde daha çabuk karar alırlar. Ama önemli olan anlık kararlar almak yerine uzun vadeli bir durum için kararları zamana yaymaktır.

Kimyasal – Arkeolojik Aşk Bazı İlişkiler Heyecanını Yitirirler

Aslında ,her ilişkinin zamanına göre bir aşk kimyası vardır. Fakat insanlar bunun ne olduğunu ve nasıl yaşacağını bilmezler. Burada ilişkiyi sürdüren aşkın kimyası değil,ilişkinin arkeolojisi, yani tarihidir. Sırf 20-30 yıldır ortak bir geçmişleri-yaşantıları oldukları için ilişki devam edebilmektedir.

Neden Hep Aynı Hata?

Kişi yaşadığı ilişkilerde hep aynı sorunu ve hep aynı tip ilişkiler yaşıyor. neden vazgeçmemektedir? Burada esas olan daha önce yaşadığı ilişkiden dolayı benzer bir ilişki yaşayarak ustalaştığını, bunu tecrübe ettiği için kendine olan güveninin yüksek olduğunu ve tecrübesine bağlı olarak başarılı olacağı kanısıdır .ustalaşmak ve başarmak için aynı ilişkiyi bir daha yaşamak ister. Geriye dönüp baktığında hayatına giren kişiler,ilişkilerin şekli benzerdir. Bu benzerlik ise o insanın ilişkide ne aradığının cevabıdır. Eğer aradığı şey bulduğu cevap değil ise yanlış şeyin peşindedir.

Yasak ilişki ilişkinin yasak olması, onun haz oranını artırır. Çünkü salgılanan adrenalin hormonu ile kişiyi daha da çekici kılar. Yani cinselliğin en çok bastırıldığı toplumlarda cinsel suçların daha fazla işlenmesi gibi. Aynı zamanda aile ve toplum içinde istediği değeri görememiş kişi, yasak veya toplumun değerlerine aykırı biriyle ilişki yaşarak ilgiyi ve dikkati üzerine çekebilir. Böylece insanların ona akıl vermesi,onu vazgeçirmek için değer vermesi de onun bu ilişkiyi yürütmesi için birer nedendir. Bu nedenle o tam aksine ilişkiye daha sıkı sarılacak,bu şekilde de kendini göstermiş-kanıtlamış olacaktır.

Sonuç olarak her ilişkide kişinin bir haz noktası vardır. Fakat gerçek şudur ki; ruh haliniz, hayatınızda ilişkide olduğunuz kişinin elinde olabilmektedir. Bu nedenle doğru insanı seçmek, doğru psikologu seçmek gibidir. Aksi taktirde bütün erkeklerin/kadınların ayın olduğunu düşünürsünüz.

İlişkilerde benim önerdiğim yöntem, benzerlik ve tamamlayıcılık ilkesi üzerinedir. İdealler, inançlar, kariyer, ekonomik düzey, yaşam standardı,hayattan beklenti konusunda benzerlik, uyum,iletişim ve paylaşım konusunda ise tamamlayıcılık esasına göre tercih yapmalıyız. Hayatımızdaki insanı ne göklere çıkarmak ne de yerin dibine sokmaya gerek yoktur. Her ikisi de zarar verir.

Unutulmamalıdır ki; hayatta hiç kimse vazgeçilmez değildir. Tek vazgeçemediğimiz hayatımızdır.

Özgüven, tüm insanlar için temel ve çok önemli bir duygusal gerekliliktir. Kendimize biçtiğimiz “özdeğerimiz” oranında “özgüvenimiz” vardır. Yani özgüvenimiz, bir anlamda kendimizi ne kadar değerli bulduğumuzun, ne kadar değer verdiğimizin bir göstergesidir. Kendimizi belli bir ölçüde değerli bulmadığımız durumlarda temel gereksinimimiz karşılanmadığı için sıkıntı yaşarız.

Farkındalık

Bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri, kendimizin farkında olma yani “farkındalık” özelliğimizdir. Yaşantımızın ilk yıllarından itibaren, çeşitli faktörlerin de etkisiyle kendimize bir kimlik oluşturur, sonra bu kimliğe bir değer kazandırırız. Yani kim olduğumuzu tanımlar sonra bu kimliğin sevip, sevmediğimiz özelliklerine karar veririz. İşte özgüven sorunu burada, bizim yargı gücümüzün sonucunda ortaya çıkar. Bir nesneyi, rengi, sesi ya da  şeklini sevmemek, ondan hoşlanmamak sadece zevklerle ifade edilebilir ve bizi hiç rahatsız etmezken kendimize ait bir özellikten hoşlanmamak veya bazı ayrılmaz parçalarımızı reddetmek ruhsal dengemizin sarsılmasına neden olur.

Özgüven Nedir?

Özgüven; değişmeyen, durağan bir durum ya da duygu hali değildir. Farklı zaman, durum ve ortamlarda farklı güven ya da güvensizlik duygularına sahip olabiliriz. Her insanın bazen kendine güvendiği, bazen de güvenmediği durumlar olabilir. Kimi insanlar, yaşantılarının bazı alanlarında (akademik başarı, teknik beceri vb.) kendine fazla güvenirken, diğer bazı alanlarda (fiziki özellikler, görünüm, sosyal ilişkiler, vb.) fazla güven duymayabilirler. Ama çoğumuz kendimize daha çok güvenmek, her durum ve ortamda daha rahat, kendini daha iyi hisseden olmayı isteriz. Yeni bir işe girdiğimizde bütün yeteneklerimizi sergilemeye, sınırlarımızı zorlayarak performansımızı artırmaya, aşağılık duygusunun bizi etkilemesine fırsat vermemeye, diğerleriyle iyi ilişkiler kurmaya ve bizi değerli görmelerini sağlamaya çabalarız. Ancak bazı kişiler, bunları çok istemelerine rağmen gerçekleştirmekte zorlanır. Kedine güvensizlik ve özgüven eksikliğinin, doğuştan gelen bir kişilik özelliği olduğuna inanır, bu durumu kabullenirler.

Çevremizde her gün bir sürü kendinden emin ve güvenli insanı gördükçe “bunu nasıl başardıklarını, buna nasıl sahip olduklarını” anlamaya çalışırız.  Özgüven doğuştan sahip olunacak ya da kolayca erişilebilecek bir duygu hali değildir. Toplumdaki bir çok insanın güveni, aslında “kendine güvenli gibi” görünme halidir. Çünkü yapılan iş, yaşanan veya çalışılan yer ne olursa olsun, içinde bulunduğumuz toplum bizden özgüvenli davranış bekler. Bu beklenti herkes tarafından bilindiği için bireyler güvensizliklerini göstermekten kaçınır, kendinden emin ve güvenliymiş gibi davranır. Ya da “miş gibi” davranışını göstermekte zorluk çekeceği durum ve ortamlardan kaçınmaya, oralarda mümkün olduğunca bulunmamaya çalışır. Çünkü bireyin kendini yetersiz, eksik hissettiği ya da yargılayıp, reddettiği özelliklerinin ortaya çıkacağı, pekişeceği ortamlar acı veren durumlardır.

Nasıl ki bedendeki bir yaranın büyüyüp, deşilmesini ve kanamasını önlemek için bandaj, pansuman yaparak kapatmaya çalışırsak; kendini reddetmenin vereceği acıyı arttıracak her türlü etken ve ortamdan da kaçınırız. Pansuman yapılan yaranın kanaması bir süre sonra durur, kabuk bağlar ve zamanla çoğu kez izi bile kalmaz ama kimliğe değer katan özelliklerdeki herhangi bir eksiklik ya da yetersizlik hissi “örtmeye”, “bastırmaya”, “yok farz etmeye” çalışmakla “yok edilemez”. Aksine bu duygunun üzerine gitmek yani bireyin kendiyle ilgili farkındalığını artırmasıyla değişebilir.

Kişinin farkındalığının gelişmesi demek, kendi hakkında olumlu ve gerçekçi değerlendirme yapabilmesi demektir. Bu durum, kişinin kendisiyle ilgili beklentilerinin gerçekçi olmasını sağlar. Özgüvenin yüksek olması demek, abartılmış biçimde “her şeyi yapabilirim, her şeye gücüm yeter” duygusu içinde olmak demek değildir. Güvenli kişi, kendisiyle ilgili gerçeklerin, neyi başarıp-neyi başaramayacağının farkında olan; değiştirebilecek ya da geliştirebilecekleri için çaba gösteren, değiştiremeyeceklerini kabul etmeyi ve bu haliyle kendini sevmeyi bilen kişidir. Özgüveni yüksek birey, kendisiyle ilgili bazı beklentileri gerçekleşmese bile kendini kabul etmeyi ve kendisiyle ilgili olumlu düşünmeyi sürdürebilendir. İçgörüsü yüksek, yeteneklerinin ve sınırlarının farkındadır. Yeteneklerine olan güveni nedeniyle başkalarının onayına ihtiyaç duymaz, kendini kabullendiğinden diğerlerine kabul ettirmeye çalışmaz.

Güvensiz Kişiler

Bunun tam tersi durumdaki güvensiz kişilerin, kendileriyle ilgili duyguları, diğerlerinden alacakları onay ve geri bildirime bağlıdır. Yetenek ve sınırlarının farkında değildir. Bu körlük, sürekli olarak başarısız olma kaygısı yaratır. Kendine verdiği değer düşüktür, öyle ki bazen olumlu geri bildirim, iltifat ve takdirleri görmezden gelebildiği gibi bazen de diğerlerinin kendisiyle alay ettiklerini düşünüp, alınabilir.  Bu kişiler, kendini daha fazla yargılamamak, reddetmemek ve yaralanmamak için çevresine koruyucu duvarlar örer, savunmalar geliştirirler. Kendilerine karşı öfke veya suçlama duyabildiği gibi sürekli her iş ve durumda mükemmel olma çabası da gösterebilir. Başaramadığı durumlarda diğerlerini suçlama, sürekli şikayet etme, gerekçeler öne sürmeler olabildiği gibi duyduğu sıkıntı ve acı veren bu durumu unutmak için alkol veya uyuşturucuya sığınabilirler.

Kişinin Kendini İyi Hissetmesi

Başarılı, dengeli ve haz aldığı bir yaşama sahip olup, olmaması ile özgüvenin yüksekliği ya da güvensizlik duyguları paralel süreçlerdir. Yaşamdan haz alabilmek için özgüvene ihtiyacımız var. Bu temel ihtiyacın karşılanmaması hayatı çekilmez kılabilir.

Özgüvenin Gelişmesi

Özgüvenin gelişiminde özellikle çocukluk döneminin ilk yıllarında (3-4 yaş) ana-baba tutumları, yetiştirme biçimi bireyin kendisi hakkındaki duygularının oluşumunda ve özgüvenin derecesinde son derece önemlidir.  Ebeveynlerden biri ya da her ikisi, aşırı derecede eleştirel ve yüksek beklentili, mükemmelliyetçi ise ya da aşırı korumacı ve bağımsızlığı engelleyiciyse, çocuğun kendine ilişkin duygu ve yargısı; yeteneksiz, yetersiz ve değersiz olduğudur.  Oysa  ebeveynler, çocuğun girişimlerini destekler, gelişimini alkışlar, hata yaptığında doğrusunu bulmasına/yapmasına yardımcı olur, onu bu haliyle sevmeye ve kabullenmeye devam ederlerse çocuk da kendini kabul etmeyi, sevmeyi ve kendine güvenmeyi öğrenir. Kendine güven eksikliği, çoğu kez yetenekten yoksunluktan değil, diğerlerinin özellikle ana-babanın, çevre ve toplumun gerçek dışı beklenti ile ölçütlerinin bir sonucudur. Bu bağlamda kendine güvensizlik değişmez değildir. İlk çocukluk döneminde bireyin ana-baba tutumunu değiştirme ve çevresini belirlemede herhangi bir gücü yoktur ama bu sonraki yıllarda artar.

Özgüvenin oluşmasında ve gelişmesinde bir çok etken olmasına rağmen en önemli ve etkili olan şey kişinin kendi çabasıdır. Kimliğin oluşum sürecinde aile ve sosyal çevrenin, bireyin kendilik değerinin artmasına ve özgüvenin oluşmasına etkisi yadsınamaz olmakla birlikte, birey kendisiyle ilgili doğru ve  gerçekçi analizler, bilinçli seçim ve çabalarla olumsuz deneyimlerini, olumluya çevirip, özgüvenini geliştirebilir.